Latest

Of !

Articles

  /   425   /   31 May 2018, Thursday

 Print
Öykü- Cigdem Yorgancioglu

  

OF !

Çiğdem Yorgancıoğlu


Sözdür an gelir  Abıhayat, diyerek öptüğünüz dudaktan dökülür. Dudak bükerek , dudak ısırtan o tek hecede  cân tenden sökülür. siyaha yırtılınca kalbi gecelerin, kanayan dudağınızı uçuklar deniz kabarır gökkubbe ile  bağlarınız çözülür  Çiğdem- Çayda Dudak Payı Esintileri Mayıs 2018

Sağanağa tutulmuş asude bir suskunluk, sessiz /Ve gürültüden iki büklüm olmuş mumya , hareketsiz/ Dilin  gücüyle canlanır, sözün gücüyle ölürüz biz. / De ki İnsanlık hallermizdir bu ! Canlarız  biz “Öyledir” dedi dalgalarını sahile vuran Deniz.

Dünyevi açlıktan ziyadesiyle uzak kalarak masumiyeti koruduğu konusunda pek çok emare taşıyan o varlığın, açık yürekli halini ve  gözündeki ışığı sevmişti Elektra . Heves ateşi geçince O’nun ışığın ferinin sönmesi kaygısıydı şimdi  zamana yayılan. O’nun gözlerindeki pırıltıyı tebessüm esnasında  yanağında oluşan çift sıra çizgileri düşündü.  Özgür bir aidiyet duygusu iyice pekişti hafızasında.

Birbirlerine bazen nükte olsun diye evvel zaman içinde izledikleri fi tarihli trajikomik  bir Yeşilçam filme atfen  Müjgansu ve  Şenmercan diye hitap  eden Elektra Kahkülzade  hanımla Vasilus Perçemzade efendi iki iyi dostlardı. Geçmişten gelenekten ve geleneksel olandan yana fikri yönelimlerinin ne kadar uyuştuğunu bilmeseler de kendilerini aşırı ciddiye alma ve kibirlenme  gibi kusurlardan olabildiğince arınmış yanlarıyla bir takım ortak yönleri ve hareketsiz kaldıklarında ikisinin de uyuşan, mızmızlanan  bacakları vardı. İkisinin de birilerinin üzerine yıkılmadan özgürce yaşayabilmeyi mümkün kılma azmi  bir başka müşterek yanları olablirdi. Hatta durağan devinimle iç içe geçmiş hayat ikliminde  hayal tasarımcılığı aday adaylarıydı. Kimi zaman bilinç,  farkındalık ve zihinde iz sürme seviyeside  herhangi bir şey ya da deneyimi şüphenin gölgesi olmaksızın bilmek isteyen yönleriyle Carlos Casteneda’nın Toltek Aztekleri kahramanlarıydılar. Ama Onların ne bir öğretiye, ne çömeze ne de efendiye ihtiyaçları yoktu, Hayat boyu kendilerini öğrenme, tabiatı keşfetme ve deneyimleme yolunun yolcusuydular.. Biri tuzlanmış  patlamış mısırı diğeri de kabak çekirdeğini severdi. Evren ve varlık anlayışlarındaki  kimi benzer kavrayışlarının, dil konusunda da öyle olup olmadığından ise  emin  değildiler.Vuk’u bulan kimi nahoş hadiseler neticesinde birbirlerinin önüne fütürsüzce bir Hasar Tespit Raporu koymaktan  ziyade kendi duygusal iç yolculuklarıın dışa aktarımlarını paylaşırlardı sadece. Onlar yargıç ya da muhasebeci değillerdi. 

Dounaya bir kaç gün kala    korunaklı limanlarına  çekilmişlerdi. Perçemzade efendi zihninin çalışma odasına ve konfor alanının sınır hattına doğru ilerledi.  Duygularını tartmasına yetecek kadar zamanı kendisine tanıdıktan  sonra O’nu duyarsızlaştıracak herşeyden uzak tutmayı insan onuruna yakışır bulan ve bu yönünü hakim kılan seksenine merdiven dayamış  Kahkülzade hanım da,  çiçeklerini itinayla sularken bir yandan bildikleri bir şarkıyı  mırıldanıyor diğer yandan da iç sesini dinliyordu. Dostluğa  gösterilen itina, vefa ve ince duyarlılığın başı boş bırakılıp da  söz hoyratça savruluca  zor kabuk bağlayan ve bazen hiç iyileşmeyecek yaraların olabileceğini bilmekle beraber pek çok şeyin de telafi edilebilme potansyelini kendi iç dinamiğinde barındırdığının da farkındalığıyla ümidini de kesmemişti güneşin yeniden doğacağından. Bu sayede içten zarafetin  Dünya denen ormanda bir gün yeşereceğine inanıyordu. Yaşadığı bir olumsuzlukta kişileri  suçlamaktan, yargılamaktan olabildiğince kaçınır, meseleleri  olaylara özel anlamaya çalışır, değerlendirir, kırgınlık, incinmişlik  ve kızgınlık hislerini de kişilere değil hadiselere ve nedenlerine yöneltir, olanı biteni klişe betimlemelerden sakınarak tahlilini tek bir sebebe bağlamazdı.  Carmina Burana  (Circa mea pectora) ‘dan alıntılanan   ve  düşle gerçeğin sınırındaki bir başka “Matrix” ve “Alice Harikalar Diyarında” temasına dokunan  Puslu Kıtalar Atlası kitabında geçen Carl Orf bestesindeki opera  şiirlerinin sözleri  ve düşlerini geçirdi zihninden. “Tui lucent oculi, sicut solis radii sicut splendor fulguris, lucem donat tenebris.-Your eyes shine like rays of sun, like lightning’s flash gives light to shadows. Gözlerin güneşin ışın okları gibi parlak, Aydınlatıyor karanlıkları bir şimşek gibi çakmak çakmak”. Bu Sözleri tekrarladı saksının kenarına dökülmüş benjamin yapraklarını temizleyip kurumak üzere diğer saksıya toplarken.

Guns Germs and Steel’(Tüfek Mikrop Çelik ) belgeselindeki doğa algısı, coğrafi şans ve eşitsizliğin kökenlerini, Papua Yeni Gine'nin yağmur ormanlarını, sade  ok ve bir yayla  avın nasıl neticeleneceğii kestirmenin zorluğunu, tarıma geçişin insanlık tarihide nasıl bir kırılma noktası olduğunu ve insan eşitsizliğinin hikayesinde ziraatin etkisini ve bu filmin daha ilk bölümlerini izler izlemez ‘Toprağın Tuzu’ belgeselini düşünmesini hatırladı. Dünyanın en iyi kılıç ustalarının  İspanya Toledo’da olmasına ve bu insanlar demiri karbonla karıştırıp  , ölümcül zarif sert keskin ve çelik silahlar üretebilirken nasıl olup ta İnkalar’ın hala  printif bronz aletler yapıtıklarını düşünürken Toledo’dan satın aldığı ve arada bir onunla şaman figürleriyle modern dans etmeyi sevdiği kılıcına dokundu. Rutin  farkındalığına sızan bu imge ve anımsamaların ardından Müjgansu hanım sürahide kalan suyu camın önündeki orkideye verirken “Tabiatta mevcut ne kadar farklı aşk biçimi varsa hepsine atfen “Aşkın özen yükümlülüğü” diye uzunca  bir isim verdi o nazlı beyaza. Geçenlerde Perçemzade Efendi’in bu orkideleri rengarenk boyuyorlarmış dediğini anımsadı. Hemen yanındaki saksıda biten ayrık otlarıı temizlerken  “Çok huzursuz bir bacakmış o , yorganını tekmeleyip üstünü açtın” diye muzipçe söylendi kendi kendine. .Hemen ötedeki diğer orkideden sürgün verip diğerine sarılması, bir anda sarmaş dolaş  olup tango yaptıkları gecedeki hallerini anımsatıyordu. Akşam vakti içeriide oksijen azalmıştı.  pencereyi araladı. Suyun soğukluğuna alışılmasına alışamıyordu ama nedense hüzünle birlikte içinde Kızarmış Yeşil Domatesler filmindeki gibi tatlı bir esinti vardı.

Hayatınızda yer  açtığıız kişinin sizden  esirgediği ilgi ve duyarlılığın farkına varmanız pek de uzun sürmez.  Defansif hale gelmiş bir ses tonuyla gösterlen  tepkinin kaynağıı anlama ve anlamlandırma çabası hem mesafeyi kestirme yetisini kazandırır hem de sorumluluğu karşıya yükleyip kolaycılığa kaçmadan biraz daha insan olma çabalarmızı pekiştirir. Şahit olduğu dış ses vak’asına  binaen ,rasyonel aklı devreden çıkaran nasıl bir tehdit olarak algılanmış ve bunu kaygıya dönüştürmüştü acaba  dil diye düşündü. Geçmişte gelen hangi yaşantının içinden akan bir bozgun çağrışımıydı?  Ayın çekim gücüe kapılıp med cezirde dalgalar büyürken, geminin halatını çözüp kaderine bırakmaktan ziyade koşulsuz sevginin çağlayanında yıkanmak gibiydi düşüncesine düşen düşler.

Sanki geçici olarak tıkanmıştı yılgın kılcal damarlar. Gördüklerimiz, görmek istediklerimiz,  görünenler  ve görünmesini istediklerimiz arasındaki çoklu makasları  açıp kapayan hakikat algısı görünen o ki , yanılsamalar sarmalına ve geçmişin yaralarına uğrayıp  oradan da Alice’in tavşanını takip eder blumuşlardı kendilerini.. Hasret ise düzen içinden bir kaos yaratırken, yeni düzenini de beraberinde inşa etmeye çalışıyordu. Zaman yavaşlamıştı . Tavukçuda yan masada kalan yiyecekleri didikleyen minik serçeler sanki donmuş kalmışlardı. Bu paralize olmuş halleriyle  Xmen filmlerindeki  Pentagon sekansındaki Quicksilver sahnelerini andırıyorlardı ve sanki tekrar çözüldüklerinde i masa yerle yeksan olacaktı.

Uzak diyardan, binlerce mil mesafeden aralarına okyanusları alıp, yaptıkları konuşma esnasındaki  yakınlıklarını ve bunların hipnotik dil kalıplarından uzak onları ne kadar yakınlaştırdığını düşündü şimdi İstanbul’un iki yakası bir araya gelememişti.

 İnce sis tabakası kaplamıştı bir gün şehri bir başka gün de soğuktu hava. İlk buluşmaları zaten malum bardaktan boşaltmışlardı göğü.  işte o zamanlarda iç mekanlara kapanmışlardı. Belki de öyle olurdu hava açarsa da geminin güvertesinde birlikte çay yudumlamaya eşlik etmenin  hayalini sevmişti martılar.  Sanırım yanındakinin hissi pusulasına güvenmek hayli güvenli bir limandı.  Rotayı yağmurun mu yoksa onların mı  çizeceği muğlaktı

Sudaki karabatakları ve martıları izleyip hava patlamazsa adaya giderlerdi belki . Olmazsa kendi çocuklukluklarını da alıp  daha önce diplerinde oturdukları o iki farklı ağacın yanına gidip yeni hallerinin anlam ve derinliğini izlerlerdi birbirlerinin yüzünde, belki,  konuştukları deneyim paylaşımlarında, bir filmde ya da bir şarkıda ya da oyun oynarken, ya da ağaçlara bağlanmış ipler üzerinde yürüyenleri izlerken  ya da yanlarına yaklaşan bir yavru kopekle oynarken. Hem  yağmur yağar, gök gürlerse ağaç altından uzaklaşıp,  yıldırımlardan kaçmak için de sebepleri olurdu. Islak kaldırımda hayali bir dans düşündü. Hem bir süprz de vardı aklında iki gün önce iskeledeki tiyatronun tam  karşısında keşfedip tetkik etmek için bütün katlarını gezdiği, Bursa İskendercisinde iki etobur olup ilk kez birlikte aynı yemeği yemeği deneyimlemek gibi.  

Biricikliğini  koruyup, sürünün bir parçası olmayan ama  iç dünyasında da tatmine ulaşmamış her insanın kendisinden sıkılma potansiyeli dışa yansır  ve bu sesler çevreden de duyulur hale gelir. Sabırsız ve kırılgan konuşmalar sonrası bir şeylerin noksanlığından duyulan tatminsizlik hissinin yankısı gibiydi  boşluktaki rezonans. O bir dış sesti. Duygusal arka planı biraz daha geri çekmiş olan  sesin sahibi  muhatbından geldiğini sandığı“ direnç” algısı üzerine inşa ettiği varsayımından başka seslere tıkamıştı kulaklarını. Elektra hanımla Vasilus beye yansıttığı ses ve onun yarattığı duruma dair ise toy bir sabırsızlık ya da geçmişten biriken bir kırılganlık veyahut alınganlık denerek kestirmeden teşhis konmasını da istemiyordu.. Çünkü tek bir açıklaması yoktu ve iç dengesinin sarsılmasına da elverişli halde hissetmiyordu kendisini.  İsmine ister Tanrı ister Yaradan isterse de İdari İşler Müdürü desinler bundan manevi bir yazgının sorumlu olduğuna işaret eder gibi biraz da uzak ve mesafeli duruyordu vaziyete.

Kahkülzade hanım olmaz ama olur da tadları kaçarsa damağı tatlansın diye bir kenara  ayırdığı uzak yoldan gelmiş klonlanmış baklavanın lokmadan  ufak  kırıntıdan biraz büyük bir parçasından attı ağzına . Frekans ve medeni kontrollü davranışı düstur edinen ciddi uslubun  mesafeli dost kucağı kırılımlarından sonra tattığı üçüncü kırıntıydı bu. Perçemzade efendi de kırıntılar sağa sola dökülmesin diye titizlik ve ihtimam gösteriyordu.

Kendi hayallerini kovaladıkları  dünyalarındaki  özgünlüklerini kaybetmeden onları  birleştirecek köprüyü inşa etme devinimlerinin önünü kesen bir fikirdi bu köprüleri yakma harekatı. Bunu tanımadıkları o dış ses başlatmıştı. Nasıl bir duygusal önseziyle  ve hangi birikimle tepki vermişti o dışarıdan akan ses. Telefonda arkada şehrin  gri metalik sesleri,metropolün kentsel dönüşüm araçlarıın uzak yankısı, trafik gürültüsü,  kendi aralarında konuşan insan  klakson, rüzgar sesine karışmış uğultular geliyordu.

İki kulaç atıp yüzmeden çıkan sesin çığlıklarıyla, denizin suları da yükselmişti. Beklenmedik bir etki ile karşılaşma anında , zihnin içinden geçen sonsuz düşüncelerden birini yakalayarak onun doğru olduğuna kanaat getirmek ve karşısındaki yargılayarak bir tepki vermek en hızlı reflekslerinden biridir insanın. İşte bu durumda şayet o varsayımlı tespitnide yanılmış ve hakikatı ıskalamışsa  ya bir uçurum  açılır muhatabı ile arasında ya da daha önce zaten açılmışsa yarık daha da derinleşir ve belirginleşir.

Saat altı sularıydı. Lacivert akşam yaklaşırken henüz  el ayak çekilmeden Kahkülzade  hanım ve Perçemzade efendi birlikte şehri keşfederek sohbet ettikleri akşam yürüyüşleri esnasında  işittikleri ,maddenin kristal yapısına etki eden ve yeni yaşayacaklarına yer açmaya müsade etmeyen dış sesin ünlediği  bu sözü ve anlamını  halının altına süpüremezlerdi .Duymamış gibi yapıp deve kuşu misali kafalarını  kuma da gömemezlerdi. Büyük puntolarla derin mutsuzluk ve bıkkınlık ifade eden bir söz yazdı gün batımı. OOF .... Akşam serinliğinde duydukları ve kendi iç dünyalarında  tam bir karşılığı olmadığından burukluk hissine kapıldıkları o soğuk usanç ve yılgınlık yüklü  sözcüğü  tekrar ettiler OF . Bıktım OF!,  Yoruldum OF! , Yeter ama OF ,  Gidip Sus demek istediler  ünlemin  sahiplerine.  Bu katlanma ibaresi çağrışımlı ünlemi uzaklaştır bizden. Kov  hadi  balık istifi olmuş bıkkınlık imgelerini  zihnimizden.

Elektra  hanımla Vasilus efendi sesi işitir işitmez, İstanbul’un yüksek irtifa keşfi esnasında  birlikte bindikleri Maçka-Taşkışla teleferiğinde şehrin tepelerine kadar yükselmişken taşıyıcı ve çekici çelik kablolardan kurtulmuş olduğunu sandılar önce yaşadıkları türbülansta. Ama öyle değildi işin aslı. İşittikleri dış  ses sayesinde kabinden fırlatılarak yamaçtan atılmış, kurşun gibi ağırlaşarak Beşiktaş’a kadar yuvarlanarak savrulmuştu bedenleri ve şehrin silüetinde  maziden kalma siyah-beyaz resme dönüştüler.

O masum evdeki   minik fıskiyeli havuzun yanıbaşındaki kedi merdiveninin  alt katında duran iki dambıl bu sesle birlikte kafalarına  muhtemelen arka beyinlerie düştükten sonrada ikisi de bitkisel hayata girmiş gibilerdi.  Videoda izledikleri bir yüzünü tavşanlı adaya dönmüş diğer yanına kapıdağı almış çiçeği dalından ve toprağında koparmaya  kıyamayan yanına tutkunlardı yaşamın. İşittikleri ses ünlemiyle  çiçek,  topraktan hoyratça sökülmüştü. Ametist neredeyse çatlayacakken  istridyedeki  inciler saçıldı denize.  Zamanın gerdanı boştu.

 Geçenlerde Nevizade’de kısa süre önce  P’’de  yedikleri akşam yemeği sonrası bir şeyler içmek için kuruldukları masaya yaklaşan bol sipariş almaya hevesli garsonun sadece içecekle yetinerek uğradığı hayal kırıklığından daha büyük bir hayal kırıklığıydı bu duyumsama. Duydukları o dış ses o   ünlem idi sebebi.  Büyük bir yarıktı. Young deneylerini izledikleri sırada  TV sesi gürültüsünün kapı zilini bastıracak kadar güçlü olması ıslık gibiydi duydukları sesin yanında. Hayatlarının  kozmik bütünlüğüne müdahale eden ve  coşkularını  törpüleyen rahatsız yanıyla salınıyorlardı bu  gürültünün içinde.  Sükûnetlerini bozan ve varoluş katmanlarında  dalga dalga yayılan o  ses  aynı zamanda bir es olmuş, onları dingin olmayan bir sükûnete çekmişti.

 Belli  ki süzgeçten geçirilecek kelimeleri aramıyordu  söyleyenler. Dış sesin sahibi, aralarında henüz yeni yeni oluşma ihtimali beliren muhabbet tılsımını bozmaya azmetmişti.  Keşke duymamak için kulaklarımızı kapasaydık dedi biri diğerine. Sence bir istenç belirtisi miyidi  diye  sordu diğeri. “İrade ne yöndedir bunu anlamak için niyet okuyuculuğundan ziyade sözün sahibine sormak en iyisi” dedi  bir kulak misafiri.  Bizim kitabımızda “ KEŞKE” yoktur diye susturdular Elektra  hanımla Vasilus effendi bu davetsiz misadiri bir ağızdan ve dediler ki “ Bunu yaşadık şimdi ve bunu anlayıp , bununla  başa çıkacağız. Sabır, irade ,emek, tutku da kılavuzumuz olacak diğer gereklilikleri yanında. Belki de bu bir “kaçış planıydı” dedi vesvese fısıldayan bir ses. Olanı biteni kabataslak bir tasvirle bir ümitsizliğin içine hapseden bir hükme kanaat getiremezsin dedi iç ses.

Mor elbisesini kuşanmış erguvanların vakti, Mayıs’ın neredeyse sonuydu. Dolunay zamanı yaklaşıyordu. Akşam 6 sularıydı. Aralarında  bir kaç ay içinde kendiliğinden oluşan sıcaklık,özen , samimiyet, dostluk  ve açıklık birden soluklaşıp, birliktelikleriinn  dokusuna ani bir bezginlik ,yılgınlık,usanç ve bıkkınlık ünlemi  nufuz ettirmeye çalışınca sudan çıkmış balık gibiydler.  Esmer bir akşamdı simsiyah. tuhaf bir dışlanmışlık hissi geceyi örtmüştü. Ortak hafızalarının  kısa geçmişine baktığında bu dış sese dair kendi içlerinde bir cevap bulamayınca aslında bir soru da olmadığını farkettiler. Ay yuvarlaktı. Sabah alarmını kapatmışlardı saatin,, diğer saatlerin  pillerini de  denize attılar . Zaman sonsuzdu. Dans pisti haline getirdikleri halının üzerinde gezen kedilere bile “PİST”  demeden  yaşamanın huzuru ve güvenirliği hakimdi geceye. Gitmedikleri bir ülkeye yol almayan bir uçağın, pistin başında hızlanmaya başladığını hissediyorlardı bu  içlerindeki yolculukta.

 

 

 

.

 

 

 

 

 

  

Comments